Günümüz insanının en büyük çelişkilerinden biri, her şeyi görmesine rağmen çoğu şeyi fark edememesidir. Gözler açık, görüntüler ortada; peki ya gönüller? Bir insanın yüzüne bakıp içindeki hüznü anlayabiliyor muyuz? Yanı başımızdaki acıyı hissedebiliyor, bir iyiliğin kıymetini bilebiliyor muyuz? Yoksa hayatı, yalnızca gözümüzün önünden geçen görüntülerden mi ibaret sanıyoruz?
Yunus Emre’nin, “Gören göz değil gönüldür.” sözü, bugün belki de her zamankinden daha anlamlı. Çünkü görmek, yalnızca gözün yaptığı bir iş değil; insanın aklıyla, vicdanıyla ve gönlüyle gerçekleştirdiği bir fark ediştir. Gönül devreye girmediğinde göz, şekli görür ama özü kaçırır; yüzü seçer ama insanı tanıyamaz.
Oysa hayat, gözle görünenlerden ibaret değildir. Bir annenin sesindeki şefkati, bir dostun sessiz desteğini, bir yabancının içten tebessümünü hangi göz ölçebilir? Yağmurdan sonra toprağın kokusunda saklı huzuru, bir çocuğun masum bakışındaki umudu hangi görüntü anlatabilir? Bunları anlamak için görmekten önce hissetmek, bakmaktan önce gönül vermek gerekir.
Büyük halk ozanımız Âşık Veysel’in hayatından aktarılan bir olay, bu konuda düşündürücü bir örnektir.
Rivayete göre İstanbul’da yaşayan bir doktor, Veysel’e haber gönderir. Onu ameliyat ederek gözlerini açmak istediğini, tedavinin bütün imkânlarını sağlayacağını ve sonrasında köyüne göndereceğini bildirir.
Âşık Veysel ise teşekkür ederek şu anlamlı cevabı verir:
“Sayın doktorum, ilginize çok teşekkür ederim. Ama benim dünyam o kadar güzel ki… Müsaade edin, ben bu güzelliklerin içinde yaşamaya devam edeyim.”
Bu söz, yalnızca bir insanın kendi dünyasına ilişkin tercihi olarak okunmamalı. Aynı zamanda güzelliğin ne olduğu üzerine düşünmeye çağıran bir hayat dersidir. Elbette görmek, insan için büyük bir nimettir. Ancak asıl mesele, gözlerin görüp görmemesinden çok, insanın hayatı hangi anlamlarla yaşadığıdır.
Âşık Veysel, gözleriyle göremediği bir dünyayı gönlüyle anlamış; sazıyla, sözüyle milyonların yüreğine dokunmuştur. Onun karanlığı, başkalarının gönlünde ışığa dönüşmüştür. Demek ki insanın dünyasını aydınlatan yalnızca ışık değil; sevgi, umut ve hayata yüklediği anlamdır.
Nitekim Âşık Veysel, bir şiirinde şöyle der:
“Güzelliğin on para etmez
Bu bendeki aşk olmasa;
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa.”
Bu dizeler, güzelliğin yalnızca dış görünüşle ölçülemeyeceğini anlatır. Bir çiçeğin rengini görmek başka, onda hayatın inceliğini hissetmek başkadır. Bir insanın yüzünü tanımak başka, yüreğindeki iyiliği keşfetmek başkadır. Güzelliğe anlam kazandıran, ona gönül veren bakıştır.
Peki, biz bugün neyi görüyoruz ?
İnsanların kıyafetlerini, makamlarını, servetlerini ve dış görünüşlerini değerlendirmekte oldukça hızlıyız. Fakat aynı insanların kaygılarını, kırgınlıklarını ve umutlarını anlamaya gelince çoğu zaman aceleci davranıyoruz. Bir tebessümün ardındaki hüznü, sessizliğin içindeki çığlığı, küçük bir iyiliğin taşıdığı büyük fedakârlığı fark edemiyoruz.
Belki de asıl körlük, gözlerin görmemesi değil; insanın görmek istememesidir.
Bugün hepimizin biraz durmaya, biraz daha dikkatle bakmaya ve en önemlisi, biraz daha derinden anlamaya ihtiyacı var. İnsanları dış görünüşleriyle yargılamaktan, hayatı yalnızca maddi ölçülerle değerlendirmekten vazgeçmeliyiz. Çünkü insanı insan yapan, ne kadar şeye sahip olduğu değil, sahip olduklarıyla nasıl bir gönül dünyası kurduğudur.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Biz gerçekten görüyor muyuz, yoksa yalnızca bakıyor muyuz?
Öyleyse gelin, yalnızca gözlerimizi değil, gönüllerimizi de açık tutmayı öğrenelim. İnsanları dış görünüşleriyle değil, taşıdıkları değerlerle tanıyalım. Hayatın bize sunduğu güzellikleri fark edelim; sevmeyi, anlamayı, dinlemeyi ve hissetmeyi ihmal etmeyelim.
Çünkü gerçek görmek, gözlerden gönle uzanan bir anlayış yolculuğudur.
Ve unutmayalım: Asıl güzellik insanın yüzünde değil, gönlünde; dünyanın görüntüsünde değil, ona anlam veren iç âlemindedir.

Esin Özzorlar