HERKES BİRBİRİNİ İZLİYOR, PEKİ KİMSE KİMSEYİ GÖRÜYOR MU?
Ekranlarımız aydınlandıkça birbirimize mi yaklaşıyoruz, yoksa aynı dünyanın içinde birbirimizden biraz daha mı uzaklaşıyoruz?
Sabah gözümüzü açar açmaz elimiz telefona gidiyor. Henüz yanımızdaki insana günaydın demeden dünyanın öteki ucundaki insanların ne yaptığını öğreniyoruz. Kimin nerede kahvaltı ettiğini, kimin hangi tatilde olduğunu, kimin ne satın aldığını, kimin ne kadar mutlu göründüğünü biliyoruz. Başkalarının hayatlarına açılan pencerelerimiz sonuna kadar açık; fakat kendi hayatımızın içindeki insanlara açılan kapılarımız giderek kapanıyor.
Bir arkadaşımızın paylaşımını görüyor, bir fotoğrafını beğeniyor, bir hikâyesini izliyor ve onu tanıdığımızı düşünüyoruz. Oysa belki de aylardır nasıl olduğunu gerçekten sormadık. Belki sesindeki yorgunluğu fark etmedik. Belki de bir zamanlar saatlerce konuştuğumuz o insanın artık neden sustuğunu hiç merak etmedik.
Herkes birbirini izliyor. Peki, gerçekten birbirimizi görüyor muyuz?
Bugün iletişim çağında yaşıyoruz ama anlaşılmak için her zamankinden daha fazla çaba harcıyoruz. Birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı; birbirimize dokunmak ise belki de hiç bu kadar zorlaşmamıştı.
BİR FOTOĞRAFIN ANLATTIĞI VE SAKLADIĞI
Sosyal medya bize hayatın en güzel anlarını gösteriyor. Gülümseyen yüzler, kusursuz sofralar, kalabalık arkadaş grupları, pahalı tatiller ve başarı hikâyeleri…
Bir fotoğrafta herkes mutlu. Herkesin hayatı yolunda. Herkes bir yerlere yetişiyor, bir şeyler başarıyor, bir şeyler kazanıyor.
Peki, fotoğraf çekildikten sonra ne oluyor?
O kusursuz sofranın ardından ödenmesi gereken faturalar, o neşeli kalabalığın içinde saklanan yalnızlık, o başarılı insanın kimseye anlatamadığı kaygılar nerede kalıyor? Kameranın karşısında gülümseyen insanın, gece başını yastığa koyduğunda neler düşündüğünü kaçımız biliyoruz?
Elbette her güzel fotoğrafın arkasında bir mutsuzluk aramak zorunda değiliz. Mesele, insanların mutlu anlarını paylaşması da değil. Mesele, gördüğümüz görüntüleri hayatın tamamı sanmamız.
Çünkü insan, hayatının en zor gününü yaşarken bile güzel bir fotoğraf paylaşabilir. Bazen bir gülümseme mutluluğun ifadesidir, bazen de kimseye anlatılamayanların üzerini örten ince bir perde.
Başkalarının vitriniyle kendi hayatımızın arka odasını kıyasladığımızda, kaybetmeye mahkûm bir yarışın içine giriyoruz…
Bir başkasının tatil fotoğrafına bakıp kendi hayatımızı yetersiz buluyor, bir başkasının başarısını görüp kendi emeğimizi küçümsüyor, bir başkasının mutluluğunu izlerken elimizdekilerin kıymetini unutabiliyoruz. Üstelik çoğu zaman kıyasladığımız şey gerçek hayatlar değil, özenle seçilmiş birkaç saniyelik görüntüler.
Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız: Başkalarının hayatını izlemekle meşgulken kendi hayatımızın hangi anlarını kaçırıyoruz?
GÖRÜLMEK BAŞKA, FARK EDİLMEK BAŞKA
İnsanın görülmeye ihtiyacı var. Fakat görülmek, bir fotoğrafa bırakılan beğeniden çok daha fazlası.
Birinin gözlerinin içine bakıp “Bugün iyi görünmüyorsun, bir şey mi oldu?” diyebilmek… Uzun zamandır aramayan bir dostun sessizliğini fark etmek… Kalabalık bir masada herkes konuşurken köşede susan kişiye söz hakkı vermek… Bir insanın yalnızca anlattıklarını değil, anlatamadıklarını da duymaya çalışmak…
İşte bunlar, gerçek anlamda görmenin küçük ama kıymetli örnekleri.
Bir düşünün: Bir insan sosyal medyada bir fotoğraf paylaştığında onlarca kişiden beğeni alabiliyor. Ama aynı insan gerçekten zor bir gün geçirdiğinde telefonunu eline alıp arayabileceği birini bulamayabiliyor.
Ne büyük çelişki!
Etrafımız insanlarla dolu olabilir; bu, kendimizi yalnız hissetmeyeceğimiz anlamına gelmez. Bir masada yan yana oturabilir, aynı ekrana bakabilir, aynı ortamda saatler geçirebiliriz. Fakat zihnimiz başka hayatlarda, dikk atimiz başka bildirimlerdeyse birbirimizin yanında bulunup birbirimize hiç ulaşamayabiliriz.
Bazen bir insanın ihtiyacı tavsiye değildir. Çözüm önerileri, uzun konuşmalar, büyük cümleler de değildir. Sadece yargılanmadan dinlenmek, aceleye getirilmeden anlatmak ve karşısındakinin gerçekten orada olduğunu hissetmektir.
Ne yazık ki dinlemekle cevap vermeyi, anlamakla yorum yapmayı birbirine karıştırabiliyoruz. Daha cümlesini bitirmeden hüküm veriyor, derdini anlatmaya çalışan insana kendi hikâyemizi anlatmaya başlıyoruz.
Oysa herkesin anlatacak bir hikâyesi var; mesele, o hikâyeye gerçekten kulak verecek kadar durabilmek.
SÜREKLİ BAĞLANTI, EKSİK TEMAS
Teknolojiye düşman değiliz. Sosyal medya insanları bir araya getirebilir, uzaktaki dostları yakınlaştırabilir, sesini duyuramayanlara alan açabilir. Bir mesaj, bazen kilometrelerce uzaktaki bir insana uzanan en samimi el olabilir.
Ancak hiçbir araç, insanın insana gösterdiği özenin yerini kendiliğinden dolduramaz.
Sorun telefonlarımızın olması değil; telefonlarımızın, bazen birlikte olduğumuz insanlardan daha fazla dikkatimizi alması.
Bir aile yemeğinde herkesin önünde bir telefon düşünün. Aynı sofrada oturuyorlar, aynı yemekleri yiyorlar ama her biri başka bir dünyanın içinde. Birinin karşısına eski bir arkadaşının fotoğrafı çıkıyor, diğeri gündemi takip ediyor, bir başkası hiç tanımadığı insanların tartışmalarını izliyor.
O sırada masanın diğer ucundaki çocuk, okulda yaşadığı bir olayı anlatmaya çalışıyor. Birkaç saniye sonra susuyor. Çünkü dinlenmediğini hissediyor.
Belki de o akşam unutulan şey yalnızca bir sohbet değil; bir çocuğun kendini anlatma isteği, bir ebeveynin fark etmeden kaçırdığı bir anı, yıllar sonra hatırlanmayacak ama yaşanırken çok değerli olan küçük bir yakınlık.
Hayat çoğu zaman büyük olaylarla değil, farkına varmadığımız küçük anlarla eksiliyor.
Bir gün dönüp baktığımızda çocuklarımızın büyüdüğünü, dostlarımızın uzaklaştığını, anne babamızın yaşlandığını görüyoruz. Oysa bütün bunlar bir anda olmuyor. Her şey, ertelenen bir sohbetle, geçiştirilen bir telefonla, dinlenmeyen bir cümleyle yavaş yavaş yaşanıyor.
Ve biz çoğu zaman hayatın içinden geçerken hayatı kaçırıyoruz.
Belki de biraz yavaşlamamız gerekiyor…
Her şeye yetişmeye çalıştığımız bu çağda belki de en çok ihtiyacımız olan şey, biraz yavaşlamak.
Bir arkadaşımızın fotoğrafını beğenmek yerine onu aramak… “Nasılsın?” diye sorduğumuzda cevabını gerçekten beklemek… Bir yakınımız konuşurken telefonu ters çevirip gözlerinin içine bakmak… Her sessizliği bir ekranla doldurmamak…
Bunlar büyük değişimler değil. Kimseyi hayatından vazgeçmeye, teknolojiyi tamamen terk etmeye çağırmıyor. Yalnızca dikkatimizi yeniden hayatın kendisine çevirmeyi öneriyor.
Çünkü bazen bir insanın hayatında fark yaratmak için büyük bir iyilik yapmamız gerekmez. Tam zamanında edilen bir telefon, içtenlikle sorulan bir soru ya da hiçbir yere yetişmeye çalışmadan dinlenen beş dakika yeterlidir.
Belki de sosyal medyada daha az görünmek değil, gerçek hayatta birbirimize daha çok görünmek zorundayız.
Birbirimizin başarılarını izlemek kadar mücadelelerini de merak etmeli, mutluluklarına eşlik ettiğimiz kadar zor günlerinde de yanlarında olmalıyız. İnsanları yalnızca paylaştıklarıyla değil, paylaşılamayanlarıyla da anlamaya çalışmalıyız.
Çünkü kimsenin hayatı birkaç fotoğraftan, birkaç cümleden, birkaç saniyelik videodan ibaret değil.
Son söz: Birbirimizi kaçırmayalım
Bugün elimizde hiç olmadığı kadar çok iletişim aracı var. Dünyanın öbür ucundaki bir insanın hayatına saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Fakat bütün bu imkânların ortasında asıl soruyu sormayı unutmamalıyız: Yanı başımızdaki insanın hayatında gerçekten var mıyız?
Kaç kişinin paylaşımını izlediğimiz, kaç beğeni aldığımız, kaç kişinin bizi takip ettiği bir yana… Kaç insan kendini bizim yanımızda rahatça anlatabiliyor? Kaç kişi zor bir gününde bizi arayabileceğini biliyor? Kaç kişinin sessizliğini fark edecek kadar yakınız birbirimize?
Belki de hayatın gerçek zenginliği, ne kadar çok insan tarafından izlendiğimizde değil, kaç insanın hayatına gerçekten dokunabildiğimizde saklıdır.
Ekranlarımızı kapatmak zorunda değiliz. Ama bazen başımızı kaldırıp birbirimize bakmamız gerekiyor. Bir fotoğrafın altına bırakılan kalp işaretinden daha fazlasını sunabilmek, bir hikâyeyi izlemekten öteye geçip o hikâyenin kahramanını anlayabilmek gerekiyor.
Çünkü bir gün bütün paylaşımlar unutulacak, fotoğraflar eskiyecek, bildirimler susacak. Geriye, birlikte geçirdiğimiz zamanlar ve birbirimizin hayatında bıraktığımız izler kalacak.
O gün geldiğinde, kaç kişiyi izlediğimiz değil, kaç kişiyi gerçekten gördüğümüz hatırlanmaya değer olacak.
Öyleyse bugün birini yalnızca izlemeyelim. Birini gerçekten görelim. Çünkü dünya, birbirinin hayatına bakan insanlarla değil, birbirinin hayatına dokunabilen insanlarla güzelleşecek…

Seda Çevikbaş